Cengiz YILDIZ
Yaşamın Doğasıyla Yavaşlama
Günümüzde zamanı verimli şekilde kullanma arzusu, yaşamın her alanında hızla hareket etmeyi meşrulaştırıyor. Çalışma rutinleri, trafikte geçirilen süre, sosyal medya akışını takip etmek derken beslenmeye fırsat bulamayan insanlar yemeklerini “hızlı” hale getirerek tüketmeyi tercih ediyor.
Mutlak her düşüncenin kendi içinde kendi zıddının koşulunu taşıdığını adeta haykırarak, aslında doğa, ritmi le bize bir mesaj veriyor ve her şeyin kendi zamanında gerçekleşmesi gerektiğini hatırlatıyor...
Canlılar büyümek için gerektirdiği zamanı alır, günler kendi süresince gecesi ile ilerler.
Peki, biz neden doğanın gerçeklerine karşıyız?
Zamanın akmadığı adeta koştuğu modern çağlardayız…
Ve modern hayatın zaman tuzağındayız…
İşte bebeklik dönemi vitamin baskılı doping hafızalar…
Akıllı tahtalar, akıllı telefonlar, akıllı binalar…
Yapay zekalı bir dünyada aklın esiri olmuş topluluklar…
İnsan zekasının ve teknolojinin hızlı yükselişi, zaman baskısını katlıyor.
Bildiğimiz en temel deneyim olan “yavaşlamayı” bir lüks olarak görmeye başladık; oysa yavaşlık yaşamın özüdür, konforudur. Hatta algısal bir verimlilik aksiyonudur.
Sabah kahvaltısının hızla tüketildiği anlarda bile zihnimiz sürekli bir gelecek konusunda endişe yüklüdür.
Kaldı ki öğlen fast foodlu süreçlerde bile etrafımızdaki sesler, bildirimler, e-postalar, toplantıların stresli takvimi ve nihayet yarım kalmış sohbetler ve geriye kalan zamanı nasıl doldururuz? üzerinden planlar programlar…
Bu durum, duygusal bağları zayıflatıyor; deneyimin oluşması için gereken dinginlik ortadan kalkıyor ve rüzgâra kapılmış anılarla senkronize olmuş yaşanmışlıklar maziye uzanıyor.
Oysaki doğanın dilinde yavaşlık bir zaman yönetimi dersidir.
Bu müfredatta çiçekler güneşin ritmine uyum sağlar, mevsimler kendiliğinden git-geli ile ilerler.
Teneffüslere hapsolmuş bizler ise bu ritme öylesine meydan okuyoruz ki, kendi biyolojik saatlerimizi bile şaşırtıyoruz.
Peki, günlük ritmimizi yeniden keşfetmek üzere; teknolojiyi zamanla uyumlu kullanmak, bildirimleri belirli saatlerde kontrol etmek, sabah ve akşam için “yavaş ritim” alanları oluşturabilir miyiz?
Ya da yavaşlamanın verimlilikle olan ilişkisini artırmak için kısa, bilinçli duraklamalar yapabilecek miyiz?
Oysa insan ilişkileri yarım kalan sohbetleri tamamlamak için kısa bir geri dönüş bekliyor…
Bu bekleyiş aslında beraber geçirilen zamanın kalitesini ölçümlüyor.
Çalışma kültüründe esneklik, iş-özel hayat dengesi, dinlenmeyi de üretkenliğin bir parçası olarak görebilme sanatı, literatürün tozlu sayfalarında hala okurlarını bekliyor.
Doğanın öğrettiği yavaşlık, modern yaşamın hızına karşı en güçlü direniş değildir; akıllıca bir uyumdur.
Zamanın akışını yavaşlatmadan, kalitenin ve insanî bağların asla kaybolmaması için bir dönüşüm çağrısıdır bu.
Yaşamın doğası yavaşça, her şeyin kendi zamanında gerçekleşmesini hatırlatır. Biz de bu ritme kulak vererek hem üretkenliğimizi korur hem de içsel huzuru yeniden keşfedebiliriz.
Nasıl mı?
Zamanı bir mihenk taşı olarak insana endeksleyerek…
Zaman, insanın mihengidir çünkü; ona göre ölçülen her adım ya anlamlı bir yolculuk ya da kaybolan bir sessizliktir. Hızla geçerken bile durup düşündüğümüz anlar, kimliğimizi inşa eder.
Ritmini yitirince sadece saatler değil, hayaller de sapar. Her bir saniye, yaşamın hangi kulvarda ilerlediğini gösterir.
Hızla akarken anlamı derinleşen anlar, bizi biz yapan pusuladır. Onu doğru okuyanlar, kendilerini en sade ve en güçlü şekilde keşfeder. Hangi yönüyle bakarsak bakalım, gerçek özümüzü ölçer...
Zaman, insanın mihengidir çünkü; ölçülecek tek şey, deneyimlerin ve seçimli kararların kalitesidir.
Ve tabi ki gelecek, gözyaşı dökmeden yaşamın doğasıyla yavaşlayabilenlerindir.
